anasayfa / yazılarımız / Dr. Yeşim Kesgül Sercan, Pedagog / "Çocuklarımız için..."  yazmaya başlarken

"Çocuklarımız için..."  yazmaya başlarken
Sevgili Dr. Süleyman Özyalçın benden böyle bir köşe hazırlamamı istediğinde, “benim bu dergide ne işim var? Ben çocuk eğitimi konusunda çalışıyorum.” demiş ve hemen “İyi ya işte doktorların, doktor yakınlarının da çocukları yok mu...” yanıtını almıştım. Bu durumda susup nasıl bir köşe hazırlayabileceğimi düşünmekten başka yolum kalmamıştı.
Böyle bir yanıtla işe başlayınca ilk yazıyı ana baba olmak konusuna ayırmak istedim. Daha sonrasında çocuk eğitimi ile ilgili, çocuk ve ana-baba ilişkilerini kolaylaştırmaya yarayacak bilgileri olabildiğince derlemeye, aktarmaya çalışacağım. Zaman zaman dönemin özelliğine ilişkin bilgiler, bazen kitap tanıtımları, belki sizlerin hatırlattığı konular...
Bu köşe, içeriği çocuk ve eğitimle ilgili olmak üzere farklı konularda, farklı uzmanlık dallarından, farklı yazarların yazıları ile zenginleşsin istiyorum.
Bu arada okurlardan gelecek geri bildirimler de kaçınılmaz olarak yazacaklarımızı yönlendirecektir.
İşe yarar bir başlangıç olması dileğiyle...

 

--------------------------------------------

ÇOCUK YETİŞTİRME ÜZERİNE...
Dr. Pedagog Yeşim Kesgül Sercan

Şikayet ediyoruz: “Ah şu zamane çocukları! Okumuyorlar, yazmıyorlar, sormuyorlar, bilmiyorlar, düşünmüyorlar... Ben onun yaşındayken bilmem ne  yapardım. O daha şunu bile yapamıyor.... Bensiz tuvalete bile gitmez” gibi bir çok şikayet.
Ama bunlar hem ağlarım, hem giderim tarzı şikayetlerdir. Pek bir şey yapmayız bunları değiştirmek için, ya da biz bir şey yapmayalım ama onlar değişsin isteriz. Nasıl olacaksa?..

Büyükler söz dinleyen çocuk sever
Cici çocuklar söz dinler, itiraz etmez. “Ama neden?” demez.
Büyükler sever böyle çocukları. Çünkü onlar büyüklerini üzmez, zorlamaz. Yap dersin yapar, yapma dersin yapmaz. “Neden yapmayayım?”, “Yaparsam ne olur?”, “Ama bak öteki yapıyor bir şey olmuyor, demek ben de yapabilirim” ... demez. 
Öğretmenleri de sever onları, yaramazlık yapmazlar, dersi bozmazlar, sıradan çıkmazlar, çok soru sormazlar, fazla konuşmazlar. Öğretmenler anlatır anlatır geçer. Onlar da dinler dinler geçer... Dinledikçe dinlerler. Alışırlar dinlemeye, dinlediklerine inanmaya, merak etmemeye, sormamaya, araştırmamaya. Ne duysalar, ne görseler gerçek sanırlar. Sınamazlar.
Anne babalar, her ne olursa olsun büyüklerinin dediğinden çıkmayan çocuğun büyüdüğünde kime, ne zaman, nasıl uyum sağlamak gerektiği konusunda ayrım yapamayacağını düşünmez. Söz dinlemeye alıştırılmış çocuğun haklı da olsa itiraz edemeyeceğini, “Sorma, sus, sesini çıkarma, karşı gelme!..” denen çocuğun ileride haklı olduğunda bile arkadaşına, eşine, patronuna da... sesini çıkaramayacağını... Bağımlı yetiştirilen birinin hiçbir zaman ve hiç kimseye karşı bağımsız olamayacağını. Bağımlı kişilerin öz güvenlerinin gelişmeyeceğini. Öz güveni gelişmemiş kişilerin başarılı olamayacağını...

Bir gün gelir...
Gariptir: “Kişi yedisinde neyse yetmişinde de odur.” gibi güzel bir atasözü üretmişiz ama sanki yaşamın bir gerçeği değil de bir yaka iğnesiymiş gibi hayatımıza iliştiriveriyoruz. İçselleştirmiyoruz bir çok şeyde yaptığımız gibi. 
Aşırı koruyuculuk modası çok yaygın son yıllarda.
Çocuğunu doğduğundan beri koynundan çıkarmamış, bir an bile yanından ayırmamış, masaldaki gibi, gak dediğinde su, guk dediğinde et vermiş bir anne şaşkın şaşkın soruyor: “Okula gitmek istemiyor, benden ayrılmak istemiyor acaba bu çocuğun nesi var?”
Şaşkınlık sırası size geçiyor, soruyorsunuz kendi kendinize “Acaba bu annenin, böyle ana babaların nesi var?” Nasıl  düşünemezler böyle yetiştirilen bir çocuğun gerektiğinde anneden ayrılamayacağını, anneden ayrıldığında sudan çıkmış balığa döneceğini, şu koskoca dünyada korumasız, savunmasız  bir başına kalmış gibi hissedeceğini....
Hep susturulmuş bir çocuğun okulda parmak kaldırıp problemin sonucunu söyleyemeyeceğini...
Büyükleriyle oynadığı her oyunu kazanmış bir çocuğun arkadaşlarıyla oynayamayacağını...
Pantolon düğmesini hiç açmamış bir çocuğun ilk yalnız kaldığında altına yapacağını...
Hiç kalem ellememiş bir çocuğun yazmakta zorlanacağını...
Bu örnekler uzayıp gider...
Nasıl düşünemez ana babalar bunları... belki de istisnasız bütün ana babaların en büyük sorunu olan YEMEK konusuyla zihinleri o kadar dolu ki başka bir şeye yer kalmıyor.
Evet, evet olabilir. Kolay iş değil. Düşünsenize hemen hemen 23,5 saat bu işle uğraşıyor bazı anneler. Gözlemek, dinlemek bile yoruyor insanı. Ya yapmak?
Kolay iş değil. Nasıl ısrar edeceksin, nasıl oyalayacak, peşinden koşacak, tavizler verecek, olmadı kızacak bağıracaksın, ağzından burnundan tıkayacaksın, tek bir kaşık için olmadık mücadeleler vereceksin. Kavga edip inatlaşıp çocukla bütün ilişkini bozacaksın. Gece bile kalkıp sütler, ballar vs. dayayacaksın. Çocuk doktoru sağlığı yerinde gerek yok diyecek ama olsun, “iyi anne yediren annedir”. Canını dişine takıp hırpalayacaksın çocuğu da, kendini de.
Yine aynı noktaya geldik nasıl başlarsa öyle gideceğini düşünmeyiz. Kendi haline bırakmayız. Hep kontrol bizde olsun, çocuğun doyup doymadığına bile anne karar versin ama sonra da şikayet etsin “... hep ben, hep ben... bensiz de bir şey yapamıyor bu çocuk canım...” Aslında belki itiraf etmek zor ama... Eh! Epeyce de hoş bir duygudur bu. Düşünsenize asla sizsiz olamayan bir varlık, dibine kadar bir bağımlılık, belki de başka ilişkilerimizde arayıp da bulamadığımız...
Bütün bunların altında yukarıda değindiğimiz nedenler ve benzerleri yatıyor ama biraz da “zamanı gelince nasıl olsa olur” düşüncesi var. Kaderci bir toplum olduğumuzdan mı nedir sanki bir zaman gelecek ve o zaman her şey kendiliğinden olacak diye bekliyoruz. Hiç ana babasından ayrılmamış bir çocuk okul günü birden bağımsız bir çocuk olacak ve el sallayıp okuluna gidecek.
Milatlar çok önemli bizde, her şey bir milattan sonra oluverir. Çocuğun bir çok sorunu okula başlayınca geçer. Olmadıysa ergenlikte geçer. Yetişkinlerin sorunları evlenince geçer. Evlilik sorunları çocuk olunca geçer. Oysa ne yazık ki genellikle böyle olmaz. Sorun sorun üstüne eklenir, içinden çıkılamaz bir hal alır. Aslında milatlarda dönüştürücü özel bir şey olmaz, öncesinden özellikle de yaşamın ilk yıllarından getirdiklerimizin sonuçlarını yaşarız.
Çocuğun kendinden kaynaklanan ya da aile ilişkilerinde doğan küçük büyük tüm sorunları mümkün olduğunca erken saptayıp daha yerleşmeden, kemikleşmeden hatta bazen küçük önerilerle çözmek mümkün olabilir. Aksi halde bir milat beklenirse işler çok zorlaşıyor.

Bazı büyükler biraz garip olur
Oysa bazı çocukların ana babaları farklıdır. Onlar oturur oynarlar çocukla, sohbet ederler, tartışırlar. Çocuk, “Bu niye böyle?” der bazen yanıtlarlar, bazen de “Bilmem, dur bir düşünelim, gel kitaplara bakalım, bir de şuna soralım” derler. “Sen sus, çocuklar çok konuşmaz, çok sormaz” demezler. Hatta “Aferin bunu ne güzel akıl ettin, şunu ne iyi buldun” diye överler çocuklarını. Onun da fikrini alırlar bazı konularda. Bazen “Sen haklısın, biz bunu yanlış düşündük” dedikleri de olur. Israr etmezler ille de ye, ille de yaz, ille de yap diye. “Sen bilirsin, o senin ödevin bizi ilgilendirmez ama yardım istersen söyle” derler. “Ne yemek istiyorsun, istediğinden istediğin kadar al tabağına.” derler? Çok mu cesurdurlar?.. Hiç korkmazlar çocuğun şımarmasından. Ama ne gariptir şımarmaz bu çocuklar.
Biraz da hain olur bu ana babalar kendin ye, kendin giyin, haydi yemeği birlikte hazırlayalım derler. İş isterler parmak kadar çocuktan.
Ne kadar da iyi ederler. Sorumluluk alınca, bağımsız olunca daha çabuk büyür bu çocuklar, dünyadan daha çok haberleri olur. O zaman da soracak daha çok soruları ...
Televizyonun açma kapama düğmesini kullanır onlar. Gün boyu açık değildir televizyon. Tartışırlar televizyonda olan biteni; reklamların ne işe yaradığını, bazı sahnelerin nasıl çekildiğini, haydi birilerini dikizleyelim programlarını...
Sordukça sorarlar. Alışırlar sormaya, dinlediklerine inanmamaya, araştırmaya, merak etmeye... Düşünürler... Duyduklarını, gördüklerini tartışırlar. Hiç kimseyi bulamasalar kendi içlerinde sorgularlar, kitaplarda ararlar yanıtları. Tek yanıtla yetinmezler genellikle.
Hem alıştılar ya kendi sorunlarını kendileri çözmeye, bağımsızlar ya, büyüklerden beklemezler değişiklikleri, bir kişinin, bir ilişkinin, bir öğretinin herhangi bir şeyin kölesi olmazlar körü körüne..... 

Özetlersek...
Bağımsız, kendi ayakları üzerinde durabilen, kendine güvenen çocuk, kendisiyle ve çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurabilir. O zaman gerçeklikten kopmadan, sevgiyle desteklediğimiz çocuklar yetiştirmeye çalışalım. Küçük prensler, prensesler ya da köleler değil.

 

Doktor Dergisi'nin Şubat - Mart 2005 tarihli, 25. sayısında yayımlanmıştır.



sayfaları görüntülemek için tıklayınız
Yazarın diğer yazıları

 

Copyright © 2014 | pencere-sey®