anasayfa / yazılarımız / Dr. Yeşim Kesgül Sercan, Pedagog / Bir Pedagogun Tatil Anıları...

Bir Pedagogun Tatil Anıları...

Geçen sayıda ÖÖG(Özgül Öğrenme Güçlüğü) ile ilgili bir yazımız vardı bu köşede. Amacım da oldukça önemli olduğunu düşündüğüm bu konuya devam etmek, ÖÖG hakkında daha çok bilgi aktarmaktı ama ne yazık ki şezlong komşularım buna izin vermedi. 'Şezlong komşularım' sözünden tahmin edilebileceği gibi tatildeyim. Ne kadar mümkünse tabii...

Tatilde çalışmak...
Bazı insanları kıskanıyorum her şeyi bırakıp gidebiliyorlar tatile. Oysa ben nereye gitsem işim orada hazır beni bekliyor. Çocuk olan her yerde, daha doğrusu çocukların ana babalarıyla birlikte olduğu her yerde küçük ya da büyük bir olay var! Üstelik bu durum çalışmaktan da beter. Çünkü pasif izleyiciyim, elimden bir şey gelmiyor. Hatta zaman zaman bir şey yapamadığım için kendimi ana babanın işbirlikçisi gibi hissedip suçluluk duyduğum bile oluyor.
O zaman hep babaannem geliyor aklıma, "Aaa! Falanca hanım olmaz ki, çocuğa böyle yapılmaz ki bırakın gitmeyin üstüne..." der, en azında kendi rahat ederdi. Bazen insanlar büyük sözü dinleyelim, tecrübe konuşuyor deyip dinler, bazen de aman kadını konuşturmayalım der devam etmezdi eziyete, bazen de bir şey değişmezdi. Ama hiç değilse bir kısım çocuk, bir zamanlığına da olsa kurtarırdı paçayı. Eh ben şimdi babaannem gibi yapamam ki. Böyle durumlarda 'Keşke mühendis, avukat filan olsaydım...' diye düşünüyorum. O zaman iki laf edebilirdim belki.

Şezlong komşularım
Gelelim şezlong komşularıma. Üç gündür konuşlandığım, sakin sakin kitabımı okuduğum köşemde birden kocaman bir ses: "Korkma babam korkma! Ne var korkacak, denizden korkulmaz ki! Bu balık bir şey yapmaz ki, balıktan korkulmaz ki"... Hemen anne giriyor devreye, "Ay korktun mu sen, korkma gel birlikte girelim, korkacak bir şey yok..." Elbette bütün bunlara zavallı çocuğun canhıraş çığlıkları eşlik ediyor.
Kalabalık ve gürültücü bir aile olduğundan cep telefonu sohbetlerinin de katkılarıyla, kitabımda eriyip yok olma çabalarıma rağmen hayat hikayeleri hakkında epeyce bilgi sahibi oluyorum: İki yaşlarında var yok, sakin, sevimli ufaklık, büyük olasılıkla ilk kez deniz görüyor. Bir kür daha ısrar, çığlık kıyamet bu sefer zorla soktular denize, kafasını da batırıp çıkardılar.

İç Hesaplaşmalar
Önce çok sinirlendim, sonra bir sürü karmaşık duygu, düşünce... Bu arada benim iç söylenmelerim başlıyor: "Bu kadar çok korkudan söz ederseniz korkar tabii, bırakın çocukcağızı kendi haline.", "Sus adam bağırıp çağırma senin sesin bile çocuğu korkutmaya yeter." "Girmezse girmesin durun biraz alışsın, ısınsın duruma".
Benim 'iç vıdı vıdılarım' arttı: "Resmen taciz bu, zavallı çocuk, hayatı boyunca nefret edecek sudan, nasıl da gülüyorlar...", "Eziyet bu yahu!", "Alsam çocuğu şunların elinden, ama olmaz ki, sana ne oluyor?"
İç hesaplaşmalar sürüyor: "Ne yapmalıyım, ne yapmamalıyım?", "Gidip güzel güzel anlatsam?", "Ama olmaz ki, nöbetçi pedagog musun sen, ne hakkın var karışmaya. Sormayana, danışmayana bilgi vermek etik olmaz". Niçin yazmıyorum ben bunu, tam da mevsimi hatta geç bile kaldım. Evet evet yazayım hem ben içimi döker rahatlarım, hem de belki birkaç çocuk sebeplenir de bu tontonun çektiği sıkıntı böyle bir işe yarar.

Şezlong komşularım berdevam...
Yine ağlıyor zavallı yine mi denize sokuyorlar? Koro halinde "Orada böcekler var, bütün bacaklarını ısırır, çocuklar çiş yapıyor oraya gidilmez." açıklamalarından anlıyorum ki, bütün çocukların cıvıl cıvıl oynaştığı çocuk havuzuna gitmek istiyor bizimki. Sonunda dayanamayıp götürdüler.
Güzel! Şimdi "güçlü bir öğretim" gerçekleşti. "Bir şey istediğinde biz hayır dersek bağır, çağır, ağla, ısrar et, tepin... Biz hayır olmaz dedikçe sen dozunu arttır. Biz bir yerde pes eder yaparız istediğini." demiş oldular. Küçük de iyice öğrendi ne yapması gerektiğini. Bir süre sonra da şikayet edecekler "Hayır demekten anlamıyor, ağlıyor, tutturuyor." diyecekler.
Havuzun zararlı olduğuna inanan anne babanın, bunu çocuğuna öğretmek için seçilebilecek en kötü yöntemi kullanıyorlardı. Üstelik de etkisiz kalacağı hatta tersine sonuç vereceği garantili yöntemi. Ofisteki odamın duvarları dile gelse ne öyküler anlatır.

"Eli bıçaklı" eğitmen
Sevgili ailemizle ilgili son bir yaşantı. Yirmili yaşlardaki teyze ya da hala ciyak ciyak bağırıyor: "Beni bir daha böyle cırmıklarsan (yeğen tırmalamış anlaşılan) ellerini kökünden keserim". Böylece bizim küçük tırmalamamayı öğrenecek.
Daha durursam ben birilerine bir şey yaparım korkusuyla buz gibi suya atlıyorum, sinirlerimi yatıştırıp doğru odaya bilgisayar başına.

Bir olgu
Sorunları bana danışılan bir çocuğu anımsadım. Yıllar önceydi. Üç-dört yaşlarındaydı çocuk. "Baş edemiyoruz, nasıl davranacağımızı bilemiyoruz" diye başvurmuşlardı. Birçok şeyi konuştuk bir şeyleri de yoluna koyduk. Bir geldiklerinde "Biz tatile gideceğiz ama bu çocuk denize girmekten hiç hoşlanmıyor nasıl sokalım" diye sordular. Şimdiye kadar neler yaptıklarını sorduğumda şezlong komşularımınkine benzer bir sürü ısrar anlattılar. Yanıtım onları şaşırttı kısa ve netti "sokmayın".
Onlara özetle denizin kenarında olun, her türlü araç gereciniz olsun; kova, kürek, simit, kolluk her neyse, ama sakın "Denize gir" demeyin hatta o yaklaştığında, girer gibi olduğunda "Bak girdin gördün mü korkacak bir şey yokmuş" türünden lafları asla etmeyin. 'Korku' sözcüğünü dilinizden atın. Kesinlikle kendi haline bırakın dedim. Korkacak bir şey yok demenin ne kadar korkutucu olduğunu anlattım. Sonuç ikinci gün bayıla bayıla girmiş, sonraki günlerde de zor çıkarmışlardı.

Konunun özü
Aslında pek çok çatışmada püf noktası ısrar ve zorlamadır. Çocuklara özellikle yaşamlarında ilk kez karşılaştıkları şeyler için biraz zaman tanısak, kendi hallerine bıraksak, çekiştirmesek onları, sorunların pek çoğu kendiliğinden hallolur. Bir de onların yerine koyabilsek kendimizi. Ben denizi çok seven, çocukluğundan beri denizle haşır neşir olan ve iyi yüzen biri olarak bile zaman zaman korktuğum ürktüğüm ya da o anda girmek istemediğim, biraz daha ısınmak, alışmak istediğim zamanlar hatırlarım. Eminim çoğu yetişkin de benzer anlar yaşamıştır. Peki o, hiç deneyimi olmayan, yüzme bilmeyen, ufacık bedenin hakkı yok mu biraz geri durmaya...


Doktor Dergisi'nin Ağustos-Eylül 2006 tarihli,34. sayısında yayımlanmıştır.



sayfaları görüntülemek için tıklayınız
Yazarın diğer yazıları

 

Copyright © 2014 | pencere-sey®