anasayfa / yazılarımız / Dr. Yeşim Kesgül Sercan, Pedagog / Kötümserlik, Ekrandaki Düşman, Çocuk Hekimleri, Öğretmenler

Kötümserlik, Ekrandaki Düşman, Çocuk Hekimleri, Öğretmenler

Gazete de yayımlanan bir makale, hem içinde çok güzel bilgiler, öneriler var hem de bir okuyucusuna (bana) bir sürü farklı şeyler düşündürtüyor ve bir yazı yazdırtıyor. Üstelik bu sadece bildiğimiz. Kim bilir bilmediğimiz neler oldu? Teşekkürler Sayın Şükrü Hatun hem yazdığınız, hem yazdırttığınız hem de yazınızı burada paylaşmama izin verdiğiniz için.

-------------------

Meslek yaşamım boyunca izlediğim çocuklara mümkün olduğunca bütüncül bakmaya çalıştım. Pek çok anne babaya sevimsiz, itici, kötümser, gamlı baykuş... görünmek pahasına gerekli olduğuna inandığımı yaptım ve onları zaman zaman çeşitli alanlardan uzmanlara göndermekten hiç kaçınmadım. Çocuk psikiyatristi, çocuk nörologu, göz, kulak burun boğaz uzmanı, ortopedist, diş doktoru hatta endokrinolog vb. Ben işimde iyimser düşünmeyi pek sevmem. Biliyorum anne babalar da kötümserliği sevmez, çocuğuna kötü bir şey kondurmak istemez kondurandan da pek hoşlanmaz. Üstelik şimdilerde iyi düşün iyi olsun modası bu kadar revaçtayken... Aman kötü haberi veren ben olmayayım, sorulan kadar yanıtlayayım beni ilgilendirmeyene pek karışmayayım, "Yok canım birşeyi, büyünce geçer bunlar" ekolünden gitmek en iyisi...

Ama bu çocuk
Çalışma malzememiz çocuk olunca farklı düşünmek gerek. Çocukla çalışmak olmuşla değil oluşmakta olanla çalışmaktır. 35 yaşındaki insanın işitme kaybının 6 ay geç farkedilmesi (özel durumlar haricinde) sadece 6 aylık bir zaman kaybı, 6 aylık bir sıkıntı olarak algılanabilir. Oysa küçük bir çocuğun yaşamının ilk yıllarında işitme kaybının olması, o çocuğun tamamen farklı yapılanması anlamına gelebilir. Tabii ki kaybın zamanına, derecesine, telafi sistemlerine vb birçok değişkene bağlı olmakla birlikte çocuğun dil gelişiminden, bilişsel gelişimine, benlik algısından motor becerilerine pek çok alanda gelişiminin olumsuz etkilenmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla buradaki iyimserliğin sonu kötü gelebilir, pek önemsenmeyen 'bir sorun', yıllar sonra 'birçok sorun'a dönüşebilir.
Kısacası ben duruma böyle baktığım için çocukla ilgili diğer meslek gruplarının da böyle yaklaşmasını bekledim hep. Pek çok kez bu insanları çocuk doktoru niye uyarmadı, niye doğru yönlendirmedi, niye hiç bir inceleme yapmadan bir şeyi yok dedi (bir şey vardı çünkü sonradan gidilen başka doktorlar buldular o şeyleri), niye beş yaşında tek kelime söylemeyen çocuğa okula gidince konuşur dedi. Dedi dedi dedi... Neyse örnekleri keseyim yoksa uzayıp gidecek, bunca zamanda binlerce çocuk, birçok olumsuz deneyim. Tabii ki çok olumlu tecrübeler, çok hoş yaklaşan birçok uzman örneği de var ama konumuz olumsuz yaklaşımlar ya, üstelik kötümseriz de o zaman iyilerden bahsetmiyoruz yoksa onları yok saymaktan değil. Üstelik biraz sonra bu yazının ilham kaynağından Prof.Dr. Şükrü Hatun'dan söz edeceğim.

Doktorlar ve öğretmenler
Çocuk için doğru şeyler yapılmasına en büyük katkıda bulunabileceğini düşündüğüm, her çocuğun mutlaka ve mutlaka karşılaştığı iki meslek grubu var. Birincisi çocuk doktorları ikincisi ise öğretmenler. Çocuğun ve ailenin hayatında en uzun süre varlığını ve etkisini sürdürenler kaçınılmaz olarak öğretmenler. Ancak öğretmenlerle çocuğun karşılaşması ki burada kastettiğim ilköğretim sınıf öğretmenleri, en iyi olasılıkla okul öncesi hazırlık sınıfı aşaması. Tabii ki çok küçük yaştan itibaren çeşitli okul öncesi eğitim kurumlarına giden çocuklarımız var, ama ne yazık ki bunların sayısı ülke geneline bakıldığında çok düşük. 2005'de AÇEV'in "7 çok geç" kampanyasıyla ilgili yazımda utanarak yazmıştım, okul öncesinde %11 okullaşmayla pek çok ülkenin gerisindeyiz. Hal böyle olunca, 7'nin çok geç olduğunu da hesaba katarsak bu iki meslek grubundan geriye çocuk hekimleri kalıyor.
Hemen hemen her çocuk ve dolayısıyla ailesi hayatında en az birkaç kez bir çocuk doktoru ile karşılaşır. Üstelik genellikle de yaşamın çok erken dönemlerinde olur bu karşılaşma, yani yolun başındayken, ağaç yaşken, yapacak çok şey varken hatta daha bazı şeyler yapılmamışken. Prof. Dr. Şükrü Hatun'un, biraz sonra okuyacağınız yazısında belirttiği gibi çocuk sağlığı uzmanları eğitimle ilgili bazı konuları, bunlarla ilgili olarak ailelerin bilinçlendirilmesini çocuk sağlığı kapsamı içinde değerlendirseler ne etkili, ne yararlı olur.

Bilgisayar mı zararlı, kullanımı mı?
Hatırlarsanız geçen sayıda bir yaşantımdan yola çıkarak bilgisayar kullanımıyla ilgili bir yazı yazmıştım. Yazıyı dergiye gönderdikten kısa bir zaman sonra, 21 Ekim 2007 Pazar günü, Radikal Gazetesi'nin pazar eki Radikal İki'de "Elektronik medya ve çocuklar: Nasıl bir sorun ve ne yapmalı?" adlı bir yazıyla karşılaştım.
Yazarla bu yazı bağlamında, pek çok noktada aynı şeyleri düşünüyor olmak sevindirdi beni. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Şükrü Hatun'un söz konusu ya da yazı konusu yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle.


Elektronik medya ve çocuklar: Nasıl bir sorun ve ne yapmalı?
Prof. Dr. Şükrü Hatun

Birkaç yıl önce şişmanlık nedeniyle getirilen ergen bir erkek çocuğunu üst kısmını soyarak muayeneye başladığımda büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Şaşkınlığımın nedeni görüntüsü bile "toksik" olan yağ dokusunun yoğunluğundan değildi, boynundan beline kadar omurgalarının sandalyenin çıkıntılarını yansıtan şekil bozukluğundan etkilenmiştim. Ne olduğunu tahmin edebiliyordum ama yine de annesinin "Günde 8-10 saat 'play-station' oynuyor, ondan böyle oldu doktor bey" sözleri canımı sıkmıştı açıkçası. Yani şişmanlık önemli bir sorundu ama gelişme çağındaki bir çocukta kalıcı iskelet bozukluğuna yol açan "ihmalkarlık" daha üzücüydü. Onlara biraz da bu üzüntümü yansıtan sözcüklerle konuştuğumda anne bütün aile olarak elektronik oyunlara bağımlı hale gelen, bu nedenle hemen bütün dersleri kötü olan çocukları karşısında çaresiz kaldıklarını söyledi. Aslında o gencin ailesinin çaresizliği ev ortamlarını çocuk odalarına kadar işgal eden ve giderek "integre" hale gelerek etkisini arttıran elektronik medya karşısında hepimizin yaşadığı çaresizlikten farklı değildi.
Ama bunların ötesinde, yakın zamanda arka arkaya yayımlanan birçok araştırma, son yıllarda önem kazanan cinsellik, bağımlılık yapan ilaçlar, şişmanlık ve yeme bozuklukları, hiperaktivite, okul performansında azalma, saldırganlık, intihar gibi sorunlar üzerine medyanın belirgin etkisinin olduğunu gösteriyor. Ülkemizle ilgili veri yok ama ABD'de ortalama bir çocuğun elektronik medya karşısında günde altı saat zaman harcadığı biliniyor ve hemen tümü bu ülke kaynaklı endüstri, dünyadaki bütün çocukları ortalama Amerikalı çocuklara benzetmeye çalışıyor. Saldırgan davranışlara medyanın %10–30 oranında katkısının olduğunu, internet ortamındaki cinsel içerikli materyallerin erken yaşta cinsel ilişki ihtimalini ve sigaraya başlama riskini iki kat arttırdığını biliyoruz artık. Bu ay çocuk sağlığının en nitelikli dergilerinden birinde yayımlanan bir makale ise "bebek videoları" nın 8-16 ay arasındaki çocukların dil gelişiminde gecikmeye yol açtığını kanıtlıyor. ABD'de 100 milyon dolarlık "bebek videosu" pazarının olması ve birçok anne ve babanın bir yararı olur diye "susam sokağı" benzeri filmleri 2 yaşın altındaki çocuklara seyrettirmesi çocuk gelişimiyle ilgili çok önemli bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Oysa 2 yaşın altındaki çocukların TV'den pozitif bir şey öğrenmediğini biliyoruz. Bundan önemlisi doğumda "şekil verilmeye müsait" olan insan beyninin, genlerin ve çevrenin etkileşimi ile geliştiği ve eğitim için en iyi aracın insan yüzü olduğu yaşamın en önemli gerçekleri olarak kabul ediliyor.
Hiç kuşku yok ki elektronik medyanın çocuklar üzerindeki bu olumsuz etkisiyle örneğin "küresel iklim krizi" arasında büyük benzerlik var. Her ikisinden de kısa dönemli mali çıkarları insanlığın ve dünyanın üstünde gören piyasa ekonomisinin kör şiddeti sorumlu. Günümüzde çocuk bedenlerini bir tüketim aracına dönüştüren "Fast Food" endüstrisi aynı zamanda en büyük reklam bütçesine sahip ve dolayısıyla elektronik medyanın en önemli mali destekleyicisi. Doğa gibi çocukluğu da tehdit eden gelişmeler karşısında ne yapılacağı günümüzün en önemli çocuk sağlığı sorunu ve bu konuda görev ailelere, eğitimcilere ve çocuk hekimlerine düşüyor. Yukarıda sözünü ettiğim çocuk hekimliği dergisinde yayımlanan başka bir araştırmaya göre ailelerin TV seyretme konusundaki alışkanlıkları ve kuralları çocukları doğrudan etkilemektedir. Dünyadaki çocuk sağlığı otoriteleri anne/babaların TV setlerini kontrol etmelerini, çocuklarının seyredeceği programlar konusunda sorumluluk duymalarını kesin olarak önermektedir. Buna karşın birçok ailenin evde TV seyretmeyle ilgili bir kural koymadığını, biraz da bu tür eğlence aletlerinin "yardımıyla" pasif (kolay) anne/babalığı seçtiğini görüyoruz. Ailelerin bu tutumlarını hiç vakit geçirmeden değiştirmeleri gereklidir. Bu konuda anne ve babalara kestirmeden söylenebilecek iki şey, iki yaşın altındaki çocuklara kesin olarak TV seyrettirmemeleri ve çocuk odalarına TV sokmamalarıdır. Öte yandan çocuk hekimlerinin normal bebek ve çocuk izlemi sırasında çocukların elektronik medya ürünleriyle ilişkisini sorgulaması ve aileleri doğru tutumlar konusunda bilgilendirmesi gereklidir. Yani çocukların beslenmesi, evde sigara içilip içilmediği gibi çocukların ne kadar süre TV vs. seyrettiği çocuk sağlığıyla ilgili bir konu olarak görülmelidir.
Fast-Food endüstrisinin çocuklar üzerine olumsuz etkileri konusunda görüldüğü üzere hükümetlerin ve endüstrinin aldığı tedbirlerin günlük yaşam üzerinde önemli bir etkisi olmamaktadır. Naomi Klein'in yeni kitabının isminden esinlenerek söylersek bu sorunlar "felaket kapitalizminin" sonuçlarıdır. Bu nedenle bir taraftan toplumsal mücadele sürdürülürken öte yandan ve acil olarak "kötülükler" karşısında çocuklarımızı koruma refleksimizle gerekli önlemleri almak biz anne ve babalara düşmektedir.

İyi şeyler umut edelim iyi olsun
Bunları okumak çok umut verici çünkü tıp fakültesinde olmak demek aynı zamanda hem hekim, hem öğretmen olmak demektir. Yeni hekimler yetiştirmek demektir. İster istemez hayat görüşünüzü, meslek anlayışınızı, duruşunuzu aktaracağınız yeni uzmanlar yeni nesiller yeni 'Şükrü Hatun'lar demektir. Umut demektir.

Bitirirken
Yazıyı bitirirken bir başka gazete ilişti gözüme. 17-31 Ekim 2007 tarihli Medical Tribune'de "Reklamların çocuk sağlığına etkisi bizi ilgilendiriyor!" diye bir başlık. "Bu başlık da beni ilgilendiriyor" diyerek okudum gazete haberini. Aşağıda da sizlere aktarıyorum:
9. Uluslararası Katılımlı Beslenme ve Metabolizma Kongresi'nde konuşan Prof. Dr. Selda Hizel Bülbül, reklam ve çocuk ilişkisi konusunda şu bilgileri verdi: "Medya deyince, iletişim organlarını yaşamı yargı ve yürütmenin yanında dördüncü güç olarak anlıyoruz. Oysa, toplum kanaatinin oluşmasında en büyük güç olduğu için birinci güç demek daha doğru. Medya grupları, reklam gelirlerine hayır demiyor ve giderek ilkelerinden ödün vermeye başlıyorlar. Medya taraf olmalı, ama taraf tutarsa da, toplumsal yarardan yana taraf olmalı.
"ABD' de çocukların günde 3-5 saatini televizyon ya da internet karşısında geçirdiği saptanmış. Türkiye' de de yapılan bir çalışmada, çocukların ortalama 2.7 yaşında televizyon izlemeye başladığı, çocukların yüzde 60'ının günde en az 2 saat, yüzde 8'inin de günde 4 saatten fazla televizyon seyrettiği gösterilmiş. Bir başka çalışmada ise, çocukların yüzde 89.9'unun çizgi film izlediği, yüzde 59.3'ünün reklamlardan etkilendiği özellikle de şekerleme, bisküvi, sakız gibi çocuk sağlığı ve gelişimi için zararlı ürünlerin reklamlarının etkili olduğu saptanmış. Televizyonun çocuklar üzerinde şiddete eğilim, dikkat dağınıklığı gibi bilinen birçok zararlı etkisi var. Ancak bunların yanında göz sorunları, aşırı kiloluluk, fiziksel eylemsizlik gibi etkileri de var. Aileler, çocuklarına medya planı sunmalı. Çocukla birlikte okumak, oyunlar oynamak, onu televizyondan koruyacaktır."

Doktor Dergisi'nin Aralık 2007 - Ocak 2008 tarihli 42. sayısında yayımlanmıştır.



sayfaları görüntülemek için tıklayınız
Yazarın diğer yazıları

 

Copyright © 2014 | pencere-sey®