anasayfa / yazılarımız / Dr. Yeşim Kesgül Sercan, Pedagog / Kekemelik Üzerine...

Kekemelik Üzerine...

"(…) Tanrım! Kekemeliğimin bel kemiğini kır.
Dilerim ki engelimin kaynağını kurutasın (…)"

Kekemelik konusundaki önemli kişilerden biri olan C. Van Riper, bir kil tablette yazılı olan bu sözcüklerin arkeolog Dr. Albright tarafından İncil'de de adı geçen Beth Shemish kenti yıkıntılarından bulunduğunu yazmaktadır.
Elde edilmiş en eski yazılı kaynaklar düşünüldüğünde neredeyse insanların konuşmaya başlamasından bu yana kekemeliğin bir sorun olduğu düşünülebilir. Kendilerinin de kekeme olduğu yönünde bilgiler bulunan Aristoteles ve Hippocrates'in sorunla ilgili çalışmaları göz önüne alındığında bu konudaki çabaların da çok eskilere uzandığı görülmektedir. Kuşkusuz bilimsel yaklaşımların başlangıcı çok yenidir. Günümüzde de bir yandan kekemeliğin nedenlerini araştıran öte yandan tedavisini arayan çalışmalar sürmektedir.
Wingate'in oldukça ayrıntılı tanımına göre kekemelik; Sözlü ifadenin akıcılığında ses, hece ve tek heceli sözcükler gibi küçük konuşma öğelerinin ifadesinde istem dışı olmayla karakterize, duyulabilen ya da duyulamayan yinelemeler ve uzatmalar biçiminde kesilmelerdir. Bu kesilmeler genellikle sık ortaya çıkar ya da kendine özgüdür ve denetlenemez. Bazen kesilmelere konuşma aygıtlarını içeren yardımcı devinimler, ilişkili olan ya da olmayan beden bölümleri ya da kalıp (stereotipik) konuşma öğeleri eşlik eder. Bu devinimler konuşmaya ilişkin çabaların varlığını gösterir. Genel bir heyecan ya da gerilimden korku, sıkıntı, sinirlilik ya da benzerleri gibi çok özel olumsuz duygulanımlara yayılan duygu durumlarının göstergeleri ya da bildirimleri de nadir değildir.

KEKEMELİK ÜZERİNE BİLDİKLERİMİZ
Dünyada özellikle 1930'lardan beri dikkatler kekemelik üzerine yoğunlaşmış ve çok sayıda araştırma yapılmış ancak pek çok ayrıntılı çalışmaya rağmen bu konuyla ilgili az sayıda kesinliğe ulaşılabilmiştir.
APA (American Psychological Association)'ın bildirdiğine göre çeşitli araştırmacılar kekemeliğin toplumda yaygınlığının ortalama %1 dolaylarında olduğunu saptamışlardır. Kekemeliğin cinslere göre dağılımı eşit değildir. Erkeklerde kadınlardan yaklaşık 2-4 kez daha fazladır. Çocukların yaklaşık %85' i kekelemeye 8 yaştan önce başlar. Başlangıcın yoğun olduğu iki dönem vardır. Çocuğun konuşmaya başladığı 2-3 yaşları ve okula gitmeye, öğrenmeye, başka çocuklarla ilişki kurmaya başladığı 6-8 yaşları. 10 yaşlarından sonra kekemeliğin başlamasına daha az rastlanır. Kekemeliğin ortaya çıkması aniden ya da yavaş yavaş olabilir.
Kekemeliğin etiyolojisine yönelik olarak yapılan çalışmalarda bir etmende toplanamamıştır. Bu gün kekemeliğin nörofizyolojik temelli, çok etmenli bir bozukluk olduğu kabul görmektedir.
Kekemelikte soyaçekimin etkisini araştıran çalışmaların sonuçları arasında belirgin bir benzeşme görülmektedir. Hemen hepsinin bulguları, kekemelerin akrabaları ve çocukları arasında (kekeme olmayanlara kıyasla) kekemeliğe daha çok rastlandığı yönündedir. Dolayısıyla henüz kesin kanıtlar elde edilmemiş olmakla birlikte genetik bir temeli olduğu düşünülmektedir.
Kekemelerin farklı bir kişilik yapısı ya da farklı kişilik özellikleri olup olmadığı konusu da araştırmacıları hayli düşündürmüş ve bu alanda çalışmalar yapmaya yöneltmiştir. Bu konuda söylenebilecek en uygun sözler Goodstein'ın bulguları olacaktır kanısındayım. Goodstein çok sayıda çalışmayı yeniden gözden geçirerek şu sonuçlara varmıştır. Kekemeler özel bir kişilik örüntüsü ya da psikiyatrik hastalarla karşılaştırıldıklarında, çok fazla uyumsuzluk göstermezler. Fakat, normallerle karşılaştırıldıklarında genellikle biraz daha anksiyeteli, gergin ve toplumsal açıdan içe çekilmiş görünürler. Ancak burada hangisinin neden hangisinin sonuç olduğu konusunu ayırdetmek oldukça güçtür.
Araştırmacılar bazı kekemelik kuramlarından ve klinik gözlemlerinden hareketle kekeme çocukların ana babalarının kişilik örüntüsü, kişilik özellikleri, tutum ya da davranışlarının farklı olup olmadığını da araştırmışlardır. Birçok araştırma bulgusuna karşın böyle bir farkın olduğu ya da olmadığı yönünde belirgin bir yığılım görülmemektedir.
Andrews ve arkadaşları'na göre kekemelikte organik etmenlerin rolü üzerine yapılmış pek çok çalışma vardır. Beyin dalgaları, gırtlak kasları işlevleri ve yansallık (laterality) konularının kekemeliğe etkisi açısından kesin kanıtlar bulunamamıştır ancak merkezi işitsel işlevler ve duysal devinimsel beceri alanlarında kekemelerin zayıf oldukları söylenebilir. Ayrıca çocuklarda ve erişkinlerde kekemelik beyin zedelenmelerinden sonra da oluşabilmekte, bu yüzden serebral palsi, epilepsi ve başka nörolojik bozukluklarda kekemelik oranı artabilmektedir.
Son zamanlarda, giderek kekemeliğin nörofizyolojik bir sorun olduğu görüşü ağırlık kazanmış, kekeleyen ve kekelemeyen kişilerin konuşmaları sırasındaki beyin faaliyetleri arasında farklılıklar olduğu gözlenmiştir. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için Prof.Dr.Barış Korkmaz'ın "Dil ve Beyin" adlı kitabına başvurulabilir.

KEKEMELİĞİ AÇIKLAYAN KURAMLAR
Psikoanalitik ekol kekemeliği nörotik bir yanıt, oral ya da anal-erotik gereksinimlerin doyumu ve/ya da bastırılmış düşmanlığın bir dışa vurumu olarak açıklar. Böylece kekeleme anı bilinç dışı gereksinmelerin konuşmaya baskısı olarak sunulur.
Davranışçılar kekemeliği öğrenilmiş bir davranış olarak ele alırlar. Johnson, çevredeki kişilerin özellikle ana babaların çocuklardaki normal akıcılık bozukluğuna "kekemelik" yaftasını yapıştırmalarından etkilenen çocuğun bu etkiyle gösterdiği sakınma davranışının konuşmayı normal dışı bir hale getirdiğini savunur. Sheehan, kekemeliği konuşma ve konuşmama dürtüleri arasındaki çatışmayla açıklar. Sheehan'a göre bu dürtülerin eşitliği halinde kekemelik ortaya çıkar. Brutten ve Shoemaker'a göre bazı kişilerde zorlanım (stres), engellenmiş konuşma yeteneğinde özerk tepkiler üretebilir, olumsuz duygulanım klasik koşullanmaya yol açar bu da kekemelikle sonuçlanır.
Kekemeliği fizyolojik bir yetersizlik olarak gören Brutten ve Shoemaker'ın kuramları fizyolojik bir yatkınlığın (predisposition) olduğu varsayımına dayanır. Orton ve Travis yetersiz beyinsel baskınlık üzerinde durur.
Kekemelik üzerine kuramlar üç ana başlık altında toplanmakla birlikte kendi içlerinde birçok ayrıntı içerirler ve her biri başka yönlerden kekemeliği inceler. Her bir kuram, bir başkasıyla ve/ya da kekemelik üzerine bilgilerimizle çelişkiler taşır. Yine de kekemelik için tek bir neden arayan kuramlardan vazgeçmek, kekemeliği çok etkenli bir konuşma bozukluğu olarak tanımlamak daha sağlıklı olacaktır kanısındayım.

KEKEMELİKLE İLGİLİ NELER YAPILABİLİR
Van Riper ve Johnson tedavi edilemeyecek hiçbir kekeme olamayacağını söyler. Bizim şimdilik Van Riper ve Johnson kadar ileri gitmemiz olanaksız. Çünkü Türkiye'de genelde konuşma bozukluğu, özelde kekemelik konusunda yapılan çalışmalar oldukça azdır. Günümüzde dünyada konuşma bozukluğu uzmanı yetiştiren pek çok eğitim kurumu, konuşma bozukluklarıyla ilgili dernekler, yalnızca bu konularla ilgili bilimsel dergiler vardır. Konuşma bozuklukları tedavi kliniği, hastanelerde özel bölümler açılmıştır. Hatta okullarda, konuşma bozukluğu uzmanları bulunmaktadır. Oysa Türkiye'de durum oldukça farklıdır. Dil ve konuşma terapisi eğitimi almış kişi sayısı çok azdır ve daha çok yenidir.
Psikiyatrlar, pedagoglar, psikologlar, psikolojik danışmanlar hatta pediatristler bu konuda çeşitli öneriler (bazen de çok doğru olmayan) getirir. Kekemeliği genel psikolojik sorunlar içinde ele alarak çözüm aramaya çalışırlar. Konuya doğrudan ilgi gösterip üzerinde çalışarak özelleşmiş kişiler de çok az sayıdadır ve yeterli değildir.
Kekemeliğin kalıcılığını araştıran çalışmalara baktığımızda %50'den fazlasının ergenlikten önce kendiliğinden düzeldiği görülmektedir. Ancak sıklıkla yapıldığı gibi "geçer" diye beklemek yanlıştır. Geçmeme olasılığı da vardır. Birşey yapmadan kendiliğinden düzelmeyi beklemek yerine biran önce çözüm aramak yeğlenmelidir kanısındayım. Bunun için de öncelikle bir dil ve konuşma terapistine başvurulmalıdır eğer böyle bir olanak yoksa diğer alanlardan ama özellikle bu konuyla uğraştığı bilinen kişilere ulaşmaya çalışılmalıdır.
Kişinin yaşına, konuşmasının durumuna, farklı sorunların eşlik edip etmemesine, bedensel, duygusal, bilişsel özelliklerine, aile ve yakın çevrenin ilişki ve davranış kalıplarına göre göre farklı yaklaşımlar söz konusu olabilir. Ayrıca bu durum kişinin sosyal uyumunu ve psikolojisini de bozduğundan konuşma terapisinin yanı sıra farklı destekler de gerekebilir. Dolayısıyla her kişi için farklı bir çalışma programı düzenlenmesi gerekmektedir ve genel geçer öneriler kekemelikle başetmek adına pek gerçekci yaklaşımlar değildir.
Ancak çevredeki kişilerce sıklıkla yapılan bazı hataları ya da zorlaştırıcıları sıralamak istiyorum. Hatta bunlar genellikle kekeleyen kişinin işini kolaylaştırmak gibi bir iyi niyetle yapılır ama tam tersine işleri güçleştirir ve genellikle konuşanın kaygısını ve kaçınma davranışını pekiştirmekten başka bir işe yaramaz.
• Akıcı konuşmadan çok akıcı olmayan konuşmaya odaklanmak.
• Acımak, endişeli, kaygılı yaklaşmak.
• Sabırsız, öfkeli, cezalandırıcı, tehditkar, suçlayıcı davranmak.
• Onun yerine yanıtlamak, takıldığında tamamlamak.
• Takılınca dur yeniden başla, önce derin nefes al gibi yararı olmadığı gibi zararı olabilecek önerilerde bulunmak.
• Ailenin çeşitli alanlarda cocuğun yaşına ve durumuna uygun olmayan yüksek beklentilerinin olması. Aşırı titizlik ve/ya da mükemmelliyetciliğin oluşturduğu baskı. Aşırı koruyucu, engelleyici vb tutum ve davranışlar çocukta pek çok alanda sorun yaratabileceği gibi akıcılık bozukluğu olan çocuğun konuşmasını da olumsuz etkileyebilir. Buradaki ilişki, bir neden sonuç ilişkisi gibi anlaşılmamalıdır.
Özellikle küçük yaşlarda, konuşma gelişimi döneminde oluşan kekemeliklerde çocuğa biraz zaman tanımak, telaşa kapılmamak ve dolayısıyla çocuğa konuşma kaygısı yaşatmamak önemlidir. Kendi çalışmalarımda da sıklıkla karşılaştığım ve önemli bulduğum için özellikle bunun altını çizmek istiyorum. Çünkü bu dönemde uygun davranıldığında pek çoğunun hafiflediği ya da geçtiği görülmektedir. Bir başka yönden düşündüğümüzde, zaten azalacak ya da geçecek olan bir durumu uygun davranmayarak pekiştirmiş de olabiliriz.
Zorlaştırıcılardan, yanlışlardan vazgeçtik başka neler yaparsak kekeleyen kişinin işini biraz daha kolaylaştırırız dersek işte kolaylaştırıcılar:
• Nasıl söylediğinden çok, ne söylediğine dikkat etmek.
• Konuşmaya müdahale etmeden, göz temasını sürdürerek dikkatle dinlemek (Yüzümüzde sıkıntı ya da üzüntü vb ifadeler olmadan...) .
• Kısa, basit cümlelerle, açık ve kolay anlaşılır ifadelerle sakin bir ses tonuyla konuşmak.
• Baskı yapmadan konuşmaya cesaretlendirmek. Rahatça yanıtlayabileceği yeterli zamanı tanımak. Kısaca sakin bir konuşma ve dinleme ortamı sağlamak
• Her anlamda rahat ve güvenli ortamlar sağlamak.
Sonuç olarak kekemeliğin tedavisi henüz sorunu hızla, kesinlikle, tam olarak ve herkes için ortadan kaldıracak düzeyde bir ilerleme göstermemiş durumda. Tedavi, sorunu hafifletici, iyileştirici düzeyde... Daha doğrusu bu konuda tedaviden çok kekemelikle başetme tekniklerini öğrenmek, sorunu kabul etmek ve kekeleme kaygısından kurtulmaktan söz edilmeli. Sorunu olanların uzman yardımı alması gerekli... Akıcılık bozukluğu olanların çevresindeki kişiler olarak kendimizi uygun davranmaya, kolaylaştırıcıları uygulamaya alıştırmalıyız.
Yani bu konuda hala mucize yok! Biliyorum bizler mucizeyi severiz, her şey hemen olup bitiversin hatta bizim dışımızda, bizim bir şey yapmamıza gerek kalmadan oluversin isteriz ama ne yazık ki durum bu...

Doktor Dergisi'nin Haziran - Temmuz 2008 tarihli 45. sayısında yayımlanmıştır.

Son zamanlarda "Bilmem ne kadar günde bu dertten kurtulun! Kekemeliğe kesin çözüm! Kekemelik tarihe karışıyor!" benzeri ifadelerle sıkça karşılaşmak bu konudaki bilgilerimi bir tazeleme gereksinimi doğurdu bende. Böyle olunca taze taze paylaşayım dedim. Hani yeni bir şeyler bulundu, ortalıkta sihirli değnekler var da benim mi haberim yok diye telaşlandım.



sayfaları görüntülemek için tıklayınız
Yazarın diğer yazıları

 

Copyright © 2014 | pencere-sey®