anasayfa / yazılarımız / Dr. Yeşim Kesgül Sercan, Pedagog / Çocuğumuzu Korusak da mı Kollasak, Korumasak da mı Kollasak...

Çocuğumuzu Korusak da mı Kollasak, Korumasak da mı Kollasak...

Bazen aklım karışıyor. Hangisi doğru? Zavallı minicik, küçücük sevimli şeyi hep koruyup kollamak, aman ürkmesin, aman korkmasın, sakın üzülmesin, asla yoksunluk çekmesin, aranıp bulunmadık, istenip alınmadık bir şey kalmasın demek mi daha doğru? Yoksa biraz ürksün, biraz korksun, bazı şeyler de eksik kalsın, her şey de onun olmasın demek mi?

Hangisi çocuğu korur?
Mesela çok istiyor, üzülmesin diye cep telefonu kullanmasına izin vermek mi çocuğu korur, yoksa çeşitli zararları nedeniyle üzülmesi (ve üzmesi) pahasına almamak mı? Hatta hangisi daha kolaydır?
Tabi ki cep telefonunu alıp çocuğun mızıltısını (bir süreliğine) kesmek. Çocuk istediğine kavuşmaktan mutlu, ana baba da çocuğunu istediğine kavuşturmaktan… Böylece herkes mutlu... Eh! mutlu olmak da önemli bir durum. Biliyorsunuz son yıllarda her şey mutlu olup olmamakla açıklanıyor. Hani şarkıdaki gibi "Sen mutlu ol yeter". Ne olursa olsun, ama çocuğum mutlu olsun.
Bu arada yukarıdaki örnekte 'cep telefonu' yerine istediğiniz eşya ya da nesneyi koyabilirsiniz; şeker, tv, oyuncak, parka gitmek, giysi, harçlık... Mekanizma değişmez.
Görüldüğü gibi üstteki paragrafta parantez içinde bir süreliğine dedim. Çünkü çocuğun dediğini yapmak bir süreliğine işe yarar. Ama "tutturduğum / ağladığım / tepindiğim / kafamı yere vurduğum / kustuğum / hastalandığım kısacası ne gerekiyorsa onu yaptığım, ne kadar gerekiyorsa o kadar yaptığım zaman oluyor" döngüsünü kavrayan çocuğun istekleri hiç bitmez. Onu alınca ötekini, bunu alınca diğerini ister. Giderek istemelerin araları daralır, ısrarlar daha da ısrarlı hale gelir, istenenler tedricen büyür.
Bir kez 15 yaşında bir çocuğun ana babası "Araba istiyor alalım mı?" diye sordu. Söz edilen gerçek araba, oyuncak filan değil. Bu gidişle ilerde sıra uçağa da gelecek o zaman da uçak alıp alamayacaklarını merak ettim.
Tabii bu arada 6 yaşında makyaj yapanların, 5 yaşında sevgilisiyle yemeğe çıkanların, babasının kucağında araba kullananların ilerde ne yapıp yapamayacakları, her şeyi tükettikleri için zevk alacak, tatmin olacak, heyecanlanacak bir şey bulup bulamayacakları konusu daha da karışık...

Mutluluk nereye kadar?

Örneğin çocuğumuz bir nedenle yalnız yatmaktan korktu. Onu koynumuza alıp sıkı sıkı sarılıp yatmak, ne hoş ne keyifli olur değil mi? Herkes hayatından memnun. Çocuk, anne babasının kale gibi yatağında, onların güçlü kollarında, tüm tehlikelerden arınmış sonsuz bir güven içinde mutlu, mesut. Anne baba da, çocukları için her türlü fedakarlığı yapıyor olmanın huzuruyla mışıl mışıl uyuyorlar.
Soru 1: Siz çocuk olsaydınız bu güvenli limandan ayrılır mıydınız?
Yanıt: Muhtemelen hayır.
Soru 2: O halde bir gün gelip kendiliğinden ayrılacağını beklemek boş hayal değil mi?
Yanıt: Genellikle öyle.
Soru 3: Ne olur yani birlikte yatarsa?
Yanıt: Bir şey olmaz, ama burada önemli olan birlikte yatmak değil. Bu bir örnek. Onun yerine başka bir şey de olabilirdi. Önemli olan şu: Benzer şekilde ana babadan ayrılma zorluğu olan, ana babanın yatağından çıkamayan, ayrılıp okula gidemeyen, restoranda iki adım ötedeki masadan peçete alamayan, az ötedeki salıncakta kendi başına sallanamayan, "O şekeri mi alsın, ötekini mi?" diye kendi başına karar veremeyen çocuklar yetişiyor.
Hem de bunlar bazen her istediği olsun; üzülmesin, mutlu, güvenli olsun diye de olabiliyor. Ama yediği önünde, yemediği ardında çocuğun durumu ne oluyor?

Olasılıklar
Başta romantik romantik giden cilveleşmeler giderek ana babayı sıkıyor. Ne yaptıysak olmadı. Bu çocuğun istekleri bitmedi diye zıvanadan çıkıyor. Bazen yapıyor bazen yapmıyor. Bazen alıyor bazen almıyor. Çocuk ısrar ettikçe ediyor. Ana babalar ne yapacağını şaşırıyor. Ortalık toz duman, çatışmadan geçilmiyor. Bütün ilişkiler tarümar. Ha bu arada aynı çocuk, ana okulunda sınıfının en efendi ya da en sessiz, en pısırık, 'vur ensesine, al lokmasını' çocuğu da olabilir. Üstelik bu oldukça sık rastladığımız bir durumdur. Evde bir lokma yemek yemesi için annenin taklalar attığı çocuğun, okulda kendi başına, hiç sorunsuz, iştahla yemesi gibi... Neyse konuyu dağıtmayayım.
Her şeyinin yapılmasına alışmış çocuk, evin dışına çıkıp da isteklerinin yapılmadığını ya da yemeğini kendisinin yemesi, hırkasını kendisinin giymesi gerektiğini, hep onun istediği oyunun oynanmayacağını üstelik oyunları hep onun kazanmayacağını görünce şaşırıyor. Bu sefer susarak, çekilerek, küserek ya da tam tersine kızarak, efelenerek durumla baş etmeye çalışıyor. Yine sorunlar döngüsü...
Ya da asla anneden ayrılmayan çocuklar. Çocuksuz tuvalete bile gidemeyen anneler...
Olasılıkları arttırabiliriz. İyimser senaryo hiç mi yok tabii ki var (ama pek de sık değil). Çünkü insan yaşamını etkileyen hesap edemeyeceğimiz kadar çok etmen var. Bir arkadaş, bir öğretmen, bir olay, bir uzman… bazen her şeyi değiştirebilir. Ya da bilmediğimiz, fark bile etmediğimiz bir şeyler.

Eğitim
Usta, çırağın; doktor, asistanın; öğretmen, öğrencinin... her istediğini yapar mı? Daha doğrusu işi bu mudur? Yoksa kendi bilgisi, görgüsü, hayat görüşü, yaşam deneyimi doğrultusunda diğerini belli bir ölçüde biçimlemek, geliştirmek, olgunlaştırmak mıdır? Çocuğu yaşama hazırlamak da bir usta çırak ilişkisi değil mi? O halde neden öyle davranmıyoruz. Özellikle son yıllarda iyice hakim olan, Prof. Dr. Atalay Yörükoğlu'nun tanımıyla "çocukerkil aile"ler aldı başını gidiyor.
"Kırmızı kalemim nerede?" diyen çocuğun kırmızı kalemini hemen bulup yetiştiren anne bakın nelere engel olmuştur. Böyle yardım almaya alışmayan bir çocuk neler düşünecekti?
Kırmızı kalemim nerede olabilir?
En son ne zaman ve nerede kullanmıştım?
Çantama koymuş muydum?
Bulmak için neler yapabilirim? Kardeşime, sıra arkadaşıma sorayım.
Onu bulamazsam ne yapacağım? Başka renk kullansam ne olur?
Yeni bir kırmızı kalem nasıl edinebilirim?
Bunları düşünen, düşünebilen, düşünmesine fırsat verilen çocuk problem çözen çocuk olur. Problem çözmek böyle öğrenilir. Hani meşhur deneylerden biridir. Maymun kafeste, erişemeyeceği yerde bir hevenk muz, yerde üç çubuk. Maymun çubukları birbirine geçirip muzları çekip aldığında problemi çözmüştür.
Tabii buna 'Ay zavallı hayvan o kadar zaman muzun karşısında ne ızdırap çektirdiler, biri alıp veriverse ya şurdan.' demek de mümkün.
Oysa ona birisi o muzları uzatsa bu işlemi keşfedemeyecek, o sıradaki beyin aktivasyonu oluşmayacak, problem çözmeyi öğrenmeyecek. Ama ne yazık ki problem çözmeyi sadece okul kitaplarındaki matematik problemlerini çözmek zanneden bir toplum olduğumuz için, düğmesini kendi ilikleyen çocuğun parmak kaslarını geliştirerek örneğin ilerideki yazısına yatırım yaptığını, her düğmeyi bir iliğe eşleyerek birebir eşlemeyle ilerideki matematiksel düşünmeye adım attığını, kendi gereksinimini kendi karşılayarak kendine güvenine yatırım yaptığını düşünmüyoruz.
Köşedeki bakkala kadar gidip gazete alamayan çocuk, tabii ki karanlıktan, kendi yatağında yatmaktan, arkadaşının evine gitmekten… korkacak. Gelişmek biraz da risk almaktır biz onlara risk almayı öğretmezsek nasıl gelişecekler? Ama onların risk alması için önce biz risk almalıyız.

Sonuç olarak ben anlamıyorum lütfen biri bana anlatsın.
Neden ana babalar bu kadar çocuk odaklı oldu. Nereye gitti usta çırak ilişkisi? Çocuklar ustalardan öğrenmez mi bir şeyleri? Çocuğa göre ana baba değil midir hayatın ustası? Pekiyi öyleyse neden teslim oldu bu ustalar çıraklara? Neden çırak ne derse o oluyor? Neden çıraklar ustalaşmıyor? Demeyeceğim çünkü kılavuz olmadan yol alınmaz. Çıraklar hep çırak kalır, bir müddet sonra ustalar ne yapacağını şaşırır başlar şikâyet etmeye bu durumdan, ama boşuna.
Birçok konuda deneyim fırsatı olmadığı için gelişmemekten yakınıyoruz ama çocuğa bu fırsatları vermiyoruz. Üzülmeden, sıkılmadan, yorulmadan olmaz diyoruz ama çocuğumuzun yüzünün ekşimesine bile dayanamıyoruz. Neden böyle olduk biz? Üstelik artık yavaş yavaş bu biçimin olumsuzluklarını da yaşamaya ve konuşmaya başladık ama yine bir koruyuculuk bir koruyuculuk… Ben anlamıyorum lütfen biri bana anlatsın.
Neden bu kadar hazırcı olduk? Armut piş ağzıma düş. Şu, şu, şu sorunlar var ben hiç bir şey yapmayayım ama çocuk değişsin. Çocuk tombik çok yiyor yemesin. Evde şeker çekmecesi olsun. Ne kadar abur cubur varsa eve alınsın ama çocuk yemesin…

Denge
Biliyorum; bir kısmı değişen yaşam koşullarının, azalan zamanın, kaybolan sosyal desteklerin, okul dayatmasının, sınav koşturmacasının sonuçları. Ama yine de ana baba olmak kolay değil (Gerçi baştan düzeninizi iyi kurmuşsanız hiç de zor değil o da ayrı), uğraşmak, düşünmek, zaman ayırmak ve ana babalığa odaklanmak gerek. Çocuğumuzun içinde doğuştan var olan dışa açılma, özgür olma, merak etme, risk alma tohumlarını soldurmamak tam tersine dengeli bir korumayla onları yeşertmek, büyütmek önemli. Zor olan, zahmetli olan bu ama gelecekte çocuğun, ailenin hatta makro planda toplumun yararına olan da bu. Tabii aynı zamanda çocuğumuzun içinde doğuştan var olan korunma, saklanma … tohumlarını da fazla yeşertmemek önemli, ama onları da soldurmayalım. Korumak da, kendini korumayı öğrenmek de gerekli.
Her zaman, her şeyde olduğu gibi denge önemli gerektiğinde gerektiği kadar koruyucu ama olabildiğince özgürleştirici. Özgürleşmeyi öğrenmeyen kendini korumayı hiç bilmez, kendini koruyamayan özgürleşemez.

Doktor Dergisi'nin Haziran - temmuz 2010 tarihli 57. sayısında yayımlanmıştır.

Hep ben mi anlatacağım, bu sefer de biraz sorayım dedim. Belki birileri bana anlatır da ben de bu işlerin niye böyle olduğunu, çocuk yetiştirmenin neden bu kadar sarpa sardığını; neden çocuklarımızın bir kısmının bu kadar sorumsuz, sabırsız, bencil bireylere dönüştüğünü ya da dönüştürüldüğünü anlayabilirim…



sayfaları görüntülemek için tıklayınız
Yazarın diğer yazıları

 

Copyright © 2014 | pencere-sey®